Ben Kendi Sokağımda Kayboldum

Ben Kendi Sokağımda Kayboldum

 

Yola ne zaman düşüyoruz? Yola, daha doğar doğmaz düşüyoruz… Ne yazık ki bizim elimizde değil, bizler gözümüzü yolda açıyoruz… Birilerinin önümüzde, birilerinin arkamızda olduğunu görüyoruz… Yolun başı ve başlangıcı yok… Açıkçası başlangınç, sadece yola düşenin başlangıcı, yolun değil… Biz ise bu yüzden yolun başına düşmüyoruz, ortasına düşüyoruz… Bazıları önümüzde, bazıları arkamızda iken düşüyoruz…

Önümüzdekiler bize öğrenmemiz gereken, aşmamız gereken birtakım engellerin olduğunu söylüyorlar… Bizi engelleri aşmak üzere eğitiyorlar, eğitmeye çalışıyorlar. Bize yolu değil, yoldakileri anlatıyorlar… Yolun kendisini düşünmekten uzak kalırsak, yoldaki, önümüzdeki, ilerideki engellerle daha iyi başa çıkacağımız telkininde bulunuyorlar…

“Kimim ben?” diye sormamıza izin vermiyorlar; telkinler “Biz kimiz?” sorusunun etrafında dolaşıyor… ‘Biz’in kim olduğunu bilirsem, ‘benim’ için kolay yürümenin imkânlarının da çoğalacağı vaadinde bulunuyor büyükler… Peki ya ‘ben’in kim olduğunu sorarsam, ‘ben’in kim olduğunu merak edersem, önce benim kim olduğumu bilsem? İşte bu sorular, düşünülemeyenin alanına giriyor, o nedenle sorulması yasak sorular bu sorular…

“Kimiz biz?” sorusuna verilen cevaplara “eğitim-öğretim” diyorlar büyüklerimiz… Her eğitim, bu gerekçeyle “millî eğitim”dir, ben, hangi ‘biz’e aitsem, hangi biz’in alanına dahilsem, eğitimim de, öğretimim de biz’le alâkalı olacaktır… Öğretmenlerim ben’in eğitimini almadıkları için, bana ben’in bilgisini, benim’in bilgisini ver(e)mez. Öğrenmem gerekenler biz’le ilgili olanlardır, ben’le ilgili olanlar değil… Ben’in genel ve yaygın eğitim ve öğretimin alanına girmesi yasak… Peki yasak olmasa, mümkün mü? Elbette değil! Ben’e doğru topluca yürünemiyor, herkes kendi yolunu kendi yürümek zorunda… Söylemiştik, bir kez daha söyleyelim: “Hakikatin yolu tek kişiliktir!”

Ben’in bilgisi yolda kişiyi başarılı kılar mı? Hayır! Ben’in bilgisi biz’in içinde yaşayacak olanlar, yaşamak zorunda kalanlar açısından başarızlığın yolunu açar. Başarızlığın yolu? Bu, biz’in dışında kalanlara, biz’de tutunamayanlara özgü bir ara yol… bir tür ana yoldan sapış… hatta kaçış… kişinin tek başına yürümek zorunda olduğu bir yol… bu yolda kişi kendisine doğru yürür, kendisi için yürür, sadece kendisiyle birlikte yürür… yalnızdır çünkü.

“Yola çıkmak yoldan çıkmaktır” demiştim bir zamanlar… Doğrudur, yola düşenler, yola hep bir biz’den düşerler, bir biz’in içine düşerler. Biz’le birlikte yürümelerini kaçınılmaz kılan da budur. Eğitimleri bu yürüyüşe göredir. Biz içinde yürümenin tekniği, yola düşülür düşülmez yolcuya verilmeye başlanır… Eğitimli yolcular Okumaya devam edin

RAHMETİN DİĞER ADI CEMAAT

Öyle sanıyorum ki, Müslümanların çokça konuştukları fakat yeterince analiz etmedikleri konulardan biri de, cemaat gerçeğidir… Maalesef bir şeyi çok konuşmak onun hakkını vermek anlamına gelmiyor, artık… Cemaatle, cemaatçilik sınırı nerede başlar, nerede biter? Yeterince bilinmiyor… İyi niyetli girişimlerin zamanla doğurduğu garabetler bir türlü bitmiyor… Dolayısıyla soğukkanlı olarak sorunlarımızı tartışmak ve aklı selim ile sorularımıza cevap bulmak sorumluluğu altında bulunuyoruz…
Cemaat bir vucubiyet midir? Ya da cemaatsizlik bir vebal mıdır? Bu işin keyfiyeti nedir? Kişinin kendi isteğine bırakılmış “olmazsa da olur” türünden bir keyfilik midir, yoksa olmazsa olmazımız mıdır? Katılımı zorunlu bir boyutunun olduğundan bahsedebilir miyiz? Konuyu sadece sosyal bir olgu olarak görebilir miyiz? Görüyorsunuz ki, soru soruyu açıyor, akla yeni sorular takılıyor.
Cemaatsizliğin dünyevi ve uhrevi sonuçları nelerdir? Acaba cemaat oluşumlarının nasıllığını konuşmanın şartları oluşmadı mı?
Her birlikteliğe cemaat demek, ne kadar doğrudur.?
Önce şunu belirtelim ki, şu aşamadan sonra cemaat yadsınamaz bir gerçekliktir… Özellikle İslam dünyasının siyasi varlığı parçalanınca oluşan boşluğu cemaatler doldurmaya çalıştı… Dayanışmacı bir ruh ile ortak bir irade oluşturma zarureti belirdi… Ortak irade, ortak idealler için yürüdü… Önemli mesafeler alındı… Ancak ulus devletlerin açtığı yaralar hemen kapanacak gibi değildi… Takip eden yıllarda modern paradigma bireyci ve özgürlükçü anlayışları aşıladı… Seküler kuşatma cemaat ruhunu aşındırıyordu… Bu durumda bilinçli Müslümanlar ilgisiz kalamazdı…

İslami uyanışın gerçekleşmesi, İslami kimliğin korunması için bir çıkış yolu şarttı… İşte bu yol; cemaatleşmekti…

İslam’ın bizzat kendisi tevhidi, hakkı, hayrı, güzeli, marufu, adaleti, ahlakı inşa etmeyi emrediyor… Doğruları, değerleri üretmeyi ve yürütmeyi bağlılarının omuzuna yüklüyor… Bunu bir “hayırda yarışa” dönüştürüyor… Bunun sistematik, yaygın, örgütlü ve organizeli olmasını salık veriyor…

İslami cemaatleşmenin temelde varoluş gayesi açıktır; “İnsanlık için çıkarılmış hayırlı bir ümmet olmak…” (3/110) Yalnız kendisi için olmak değil, insanlık için varoluşunu sürdürmek… Benliğin, bireyselliğin basitliğinden, başkaları için yaşama yüceliğine ve erdemine talip olmak…

Cemaat olmanın gücü, güzelliği ve cazibesi bu noktada kendini gösterir; adanmışlık…

İnsan yapısı gereği yalnız kalınca, hayırda isteksiz ve ağırdır… İlgisiz ve ihmalkardır… Toplumsal bir akış olmadan insan içindeki çamuru aşıp cevherini ortaya koyamıyor… Bencil duygularını yenip adanmışlık ruhunu kuşanamıyor…

İnsanın hazcı, çıkarcı, bireyci, bencil, dünyacı karanlıklardan kurtulup gün yüzüne çıkması cemaat ortamlarının rahmet ve bereket ikliminde mümkün oluyor…

Kişi cemaat potasında olgunlaştıkça toplumsal duyarlılığı gelişir…

Cemaat kişisel kabiliyetleri, kazanımları sosyalleştirmek için vardır… Hem kendi kalmak, hem de cemaat atmosferinde zenginleşmek, derinleşmek, durulaşmak fırsatı yakalanmış oluyor…

Burada yani cemaat ortamında kişinin kimliği, benliği eritilmiyor… Ortak bir ideal etrafında güçlendiriliyor ve güzelleştiriliyor… Ortak bir disiplin ile kişilik tamamlanıyor… Aşkınlık ve aşk aşısı ile kişiye anlam ve değer yükleniyor… Hayatın fani çabalarını bakileştirmenin yolu da buradan geçiyor…

Cemaat her tür bereketin adıdır…

Velayetin, vahdetin, uhuvvetin, rahmetin taşıyıcısıdır…

İslam’ı pratize etmenin zeminidir… Müminleri bir arada tutan tutkal, bir duvar misali kaynaştıran harçtır…

Modern dönemlerde İslami misyon ve mesajı sürdürebilme imkanı cemaat formunda kendini gösteriyor…

Modernite ile gelen köklü yıkıma karşı duracak tek potansiyel güç İslam’dır…

İslam özü itibarı ile Okumaya devam edin

3180617470_a5c1ddfd7e

Dünden Bugüne Gazze

GAZZE NERESİDİR?
Gazze, Filistin’in batı bölgesine
düşmektedir. Akdeniz kıyısı boyunca dikdörtgen şeklinde uzanan bir bölgedir.
Güneyden Mısır topraklarıyla sınırdır ve Mısır’a açılan kapının bulunduğu
bölgeye de Rafah bölgesi adı verilmektedir. Türkiye’de bu isim çoğunlukla Refah
diye yazılıyor. Ancak söz konusu bölgenin adı Arapça’dan geçme ve “huzur,
rahatlık” anlamına gelen refah kelimesinin aynısı değildir. Bu yüzden Rafah
olarak yazmayı tercih ediyoruz. Rafah aynı zamanda bölgedeki bir şehrin adıdır.

Gazze bölgesi doğudan ve kuzeyden BM kararlarında “İsrail” olarak gösterilen
bölgeyle çevrilidir. Filistin meselesine ilkesel yaklaşımımız gereği bizim bu
bölgeyi “İsrail” olarak değil, “1948′de işgal edilmiş bölge” olarak
nitelendirdiğimizi hatırlatalım.
Türkiye’de Filistin meselesiyle ilgili
tavırlar ve yaklaşımlar, çoğu zaman bilgi temelinden yoksun kalmaktadır. Bu
yüzden red ve kabullerde bazen sadece bilgi dayanağından yoksun bir muhakeme
yapılmakta, bazen de tamamen sloganik tavırlar ortaya konmaktadır.
Aklî
muhakeme sonucu ortaya konan fikirler genellikle “bana göre, bence?” diye
başlıyor; “? olmalıdır; olmamalıdır” şeklindeki hüküm ifade eden kelimelerle
bitiyor. Oysa kişisel yaklaşımlar hüküm ortaya koymaz. Kişisel yaklaşım sadece
bir tercihtir. Bu tür tercihler de hükme dayanak teşkil etmez.
Biz gerek akıl
yürütme, gerekse tavır koyma konusunda bilgiye dayanılmasının önem arzettiğini
düşünüyoruz. “Olmalıdır; olmamalıdır” demeden önce, “niçin veya neye göre öyle
oluyor, ya da olmuyor?” sorusunun cevabını aramak gerekir

COĞRAFİ YÖNDEN
GAZZE

Gazze bölgesi yaklaşık 363 km2′lik bir alandan oluşmaktadır.
Mısır, Akdeniz ve 1948′de işgal edilmiş bölgenin buluşma noktasında olması
sebebiyle stratejik bir konuma sahiptir. Akdeniz kıyısı boyunca uzandığından,
bölgeye Akdeniz iklimi hâkimdir. Bu yüzden tarımsal yönden verimli araziye
sahiptir. Ancak ileride de dile getireceğimiz üzere, çok sayıda mülteciyi
barındırması ve üzerine inşa edilen Yahudi yerleşim merkezleri sebebiyle tarım
arazileri yeterince verimli bir şekilde değerlendirilememiştir. Gazze kelimesi;
hem belli bir bölgenin, hem de bu bölgenin merkezi konumundaki şehrin ismidir.
Bu sebeple ismin hangi amaçla zikredildiğinin ayırt edilebilmesi için çoğu zaman
“Gazze bölgesi” ve “Gazze şehri” şeklinde isim tamlaması halinde kullanılır. 

NÜFUS YAPISI
Gazze, küçük bir bölge olmasına rağmen bir
milyon nüfusu içinde barındırmaktadır. Yani km2 başına 2755 kişi düşmektedir ki
bu, Türkiye’deki genel nüfus yoğunluğunun 30 katına tekabül etmektedir. Tabiî bu
kalabalık tamamen bölgenin kendi ahalisinden oluşmuyor. Bölgede barındırılan
nüfusun yüzde yetmişini 1948′de işgal edilmiş bölgeden bu bölgeye göç etmiş
mülteciler oluşturmaktadır. Siyonist terör örgütlerinin, 1947′de devlet kurma
merhalesini başlatmalarının ardından çıkarılan savaşta ve ardından gelen
işgalde, çok sayıda Filistinli evini yurdunu terk ederek başka yerlere göç
etmeye zorlandı. 1948′de işgal edilen bölgelerde yaşayan Filistinlilerin önemli
bir kısmı da o zaman henüz işgal altında olmayan Gazze bölgesine sığındı

Yakın tarih ve işgallerGazze’nin tarihi konusunda
çok fazla gerilere gitmeye gerek görmüyoruz. Çünkü bu bölgenin tarihi de
Filistin’in genel tarihinden bir parçadır. Burada sadece yakın tarihte
gerçekleşmiş ve bu bölgeye özel sayılabilecek bazı gelişmelere özet bilgilerle
işaret edeceğiz.
Siyonistlerin 1947′de devlet kurma sürecine girmeleri
döneminde, Gazze onların kontrolleri dışında kalan bölgeler arasındaydı. 1948′de
Filistin’in paylaştırılmasına dair 181 sayılı BM Genel Kurulu kararında; Gazze,
Filistinlilere verilen bölgeler arasında sayıldı. Ancak, Filistinlilerin
kendilerine özel herhangi bir bağımsız yönetim kurmalarına imkân
verilmediğinden, “Filistin” olarak gösterilen bölge Ürdün ile Mısır’ın
hâkimiyetine verildi. Gazze de Mısır’ın kontrolüne verilen bölgeler arasında yer aldı.

 

İLK İŞGAL 1956′DA…
Siyonistler, İngiltere ve
Fransa’yla işbirliği yaparak Mısır’a karşı açtıkları 1956 Süveyş Savaşı’nda
Gazze’yi işgal ettiler. Ancak, 7 Mart 1957′de bölgedeki işgal güçlerini
çektiler.
Bundan on yıl sonra, 1967 Haziran Savaşı’nda Gazze’yi tekrar işgal
ettiler. Bu işgal, Mısır ve Ürdün’ün ihaneti neticesinde gerçekleşti.1967
işgalinden sonra siyonistler, bölgeyi askeri yönden kontrol altına almak
amacıyla Yahudi yerleşim merkezleri inşa etmeye başladılar. Bu yerleşim
merkezlerinin kuruluş süreci ve stratejik ciheti hakkında inşallah daha sonra
bilgi vereceğiz.
1994 Kahire Anlaşması’ndan sonra Gazze ve Eriha’da bir
özerk yönetim kurduruldu. Ancak, işgal devleti o zaman Gazze’deki yerleşim
merkezlerini kapatmadığından, bölgedeki askerlerini de çekmedi. Sadece
Filistinlilerin yoğun olduğu bölgelerdeki askerlerini Yahudi yerleşim
merkezlerinin etrafına ve geçiş noktalarına çekti. Dolayısıyla bölgeyi yine
askeri yönden sıkı bir denetim altında tutuyordu. 2000 yılında başlayan Aksa
İntifadası sürecinde işgalci devlet, askerlerini yeniden Gazze’nin muhtelif
bölgelerine yaymaya başladı.
1948 işgalinde Gazze’ye sığınan
Filistinlilerin, orada normal şartlarda barınabilecekleri evleri,
işleyebilecekleri arazileri yoktu. Onlar oraya sadece kendilerinin ve büyütmekte
oldukları yavrularının canlarını kurtarmak amacıyla sığınmışlardı. Böylesine
kötü şartlarda göçe zorlanan ve huzur içinde yaşadıkları evlerini, arazilerini
terk ederek Gazze’de sefalete mahkûm edilen insanların topraklarını sattıkları
için bu musibeti hak ettiklerini iddia edenler, çok büyük bir iftirayı onaylama
gibi ciddi hataya düştüklerini düşünmelidirler.
Siyonist vahşet karşısında
canlarını kurtarabilmek için Gazze’ye sığınanlar için, orada “mülteci kampları”
adı verilen birtakım barınma merkezleri oluşturuldu. Ama ne yazık ki, BM ve Arap
ülkeleri o insanların öz yurtlarından çıkarılması için icra edilen siyonist
vahşete sessiz kalmış; belki yurtlarından çıkarılan insanların geri dönüş
konusunda ısrarlı davranmamalarını sağlamak amacıyla hiç de iyi olmayan
şartlarda barınma merkezleri oluşturmuşlardı.
SİYONİSTLER
HER ŞEYİ YAKIP YIKTI

İşgalci siyonist devletin gerçekleştirdiği
saldırılar buralardaki hayat şartlarını çok daha kötü hale getirdi. Çünkü
işgalciler gerçekleştirdikleri saldırılarda, buralara önceden kurulmuş altyapı
hizmetlerini tamamen tahrip ediyorlar.
Özellikle Cibaliyâ, Rafah, Han Yûnus
ve Brezilya Mahallesi mülteci kampları, Aksa İntifadası sürecinde çok sayıda
saldırıya maruz kaldı ve buralarda birçok barınak işgalci saldırganlar
tarafından tamamen tahrip edildi. Bu yıkımlar sebebiyle zaten kötü şartlarda ve
sefalet içinde yaşayan aileler tamamen evsiz barksız bir şekilde ortada
bırakıldılar.

İsrail neden
çekiliyor?
Geçmişte siyonist işgal devleti ve onun askeri güçleri
çok fazla abartıldı. Bu, siyonistlerin psikolojik savaşlarının önemli bir
boyutunu oluşturuyordu. Okumaya devam edin

Kimsiniz?

Kimlik… Kimlik, kim olduğunu tesbit etmektir… Kimlik,benliğin belirsizliğini çözmektir… Benliğin kimliğini tesis etmek ve tanımaktır… Bireyin kendi farkındalığını ortaya koyan “kimlik”tir… Kendi bilinçliliğini tesis eden ise “benlik”tir…

Kimlikle birlikte kişilik, benlik, özbenlik,ego ve şahsiyet sık sık kullanılır.Kişilik, kişinin dışarıdan görülen halidir. Kimlik ise insanın kendisini nasıl algılayıp kiminle özdeşleştirdiğine göre anlam kazanan bir olgu ve değerdir. İmaj varlığın dışarıdan algılanmasıdır… Kimlik ise varlığın kendi kendini tanımlamasıdır.

Bu durum kişiler kadar gruplar, toplumlar ve topluluklar içinde geçerlidir.Çünkü kimlik “aidiyet” esasına dayalı bir kavramdır.

Heidegger kimlik tanımını şöyle özetler:

“İnsan varlığı yalnız var olmakla kalmak istemez, bir yandan da kim olduğunun bilgisine ve sorumluluğuna sahip olmak ister.”

Bir müslümanın kimlik tanımından anladığı nedir?

Kişinin kendisini, bilincini, varlığını yaratılış amacına uygun ortaya koyabilmesidir.

Kimliğimizi kavramsallaştıran model; meşruiyetini (kaynağını) İslam’dan dinamiğini Kur’andan (vahiyden) alan, evrensel sorumluluğu olan, fitne ve zulmün izalesi, adaletin ikamesi ilkesi ile özgürlükçü bir ruhla hilafet, imamet, şahit ve varis konumunda olmaktır. Tevhidi düzlemde şekillenen kulluk bilinci…

Kimlik tanımlamasında diğer boyut ise “karşıtlıktır.”

Kimlik bir “aidiyet” meselesi ise buradan hareketle insan, kimlerden olduğunu belirlerken, kimlerden olmadığını da veya kimlere karşı olduğunu da ortaya koyar. Hatta belkide kim olduğunun bilincine, kimlere karşı olduğunun bilgi ve basireti ile ulaşır. Kimlik konusunun görülmeyen boyutuda bu karşıtlıkta yatar. Yani kişinin kimliği birazda kimlere karşı olduğu ile bilinmektedir.

Mü’min için bu karşıtlık sırasınca akidevi bir gerekliliktir.Sahih bir kimlik için böylesi bir netleşmeye ve ayrışmaya ihtiyaç vardır… Cahiliyeden soyutlanma, Tağutu red, İslami kimliğin özü ve özelliğidir.

Hz. İbrahim (as)’ın vurgusu bu temayı içermiyor mu?

“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki “Biz sizden ve ALLAH’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek ALLAH’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” (Mümtehine-4)

Hz. İbrahim’in “üsve-i hasene”sinde bu karşıtlığı görüyoruz.

Hz. Muhammed (sav) değişik vesilelerle bu gerçeğe dikkat çekmiyor muydu?

“Ben şöyle şöyle yapanlardan uzağım…”

Bu bağlamda şu sorulara cevap aramamız gerekiyor. Gerçekten biz kimiz? Kimliğimiz nedir? Kendimizi kime nisbet ediyoruz? Neyi temsil ediyoruz? Ne ile anılmak, kim ile tanınmak istiyoruz? Kendimizi nisbet ettiğimiz Hz. Peygamber (sav) bizim için “İşte bunlar bendendir”, diyecek mi? Var oluşumuz, duruşumuz neye tekabul ediyor?

İşte tüm bunlar için yaratılışımıza dönmemiz, kimlikteki öze ve ruha inmemiz gerekiyor… Ruhunu bul, kimliğin ortaya çıkar… Ruhun krizi, kimliğinde krizidir… Hangi ruh?

Yüce Kitab’ın tesbiti ile:

“ALLAH (insanı) şekillendirdi ve ona kendi ruhundan üfledi.” (Secde-9)

“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman…” (Hicr-29)

ALLAH (cc) o balçıktan yarattığı insanı ruhu ile böyle yükseltti… Ruhundan üfleme, ne güzel bir şereflendirme… Ne güzide bir kimliklendirme…

Çamura, toprağa, kana, tene, ete, renge dayalı bir kimlik değil… Tanımını ve anlamını ruhtan alan ulvi ve kudsi bir kimlik…

İslam bağlılarını bu hassasiyet ile donattı. Yanılgı ve yanlışlara karşı duyarlılık aşıladı… Farklılığını kimliğe yansıttı… İşte bu kimlikle tebarüz edenlerden bir tablo…

Ebu Zer Gıfar-i ile Bilal-i Habeşi aralarında münakaşa yaptıkları sırada Ebuzer Bilal’e:

“Ey siyah kadının oğlu!” diye hakarette bulunmuştu. Bunu duyan Rasulullah kızmış, Ebu Zer’in yüzüne kızgın bir nazar atfederek şöyle demişti:

“Ey Ebuzer! Ölçü taştı, sözünü geri al, beyazın oğlunun siyahın oğluna hiçbir üstünlüğü yoktur.”

Ebuzer mahçup ve perişan… Efendimiz (sav)’in sözleri bütün sıcaklığı ile hassas olan Ebu Zer’in kalbine işler. O çirkin sözün keffaretinden dolayı “Bilal ayağını başıma basmadıkça başımı yerden kaldırmayacağım” der.

İşte İslami kimliğin özü ve ruhu…

Bu nefhanın sahibi ALLAH azze ve celle… Bu kimliği veren O (cc)…

O halde bu kimlik nasıl kazanılır?

Bunun üç adımı vardır:

Bulmak… (iman)…

Tanımlamak… (İslam)…

Korumak… (İ’tisam)…

Bulmak yani iman… Kelime-i tevhid ile gerçekleşen ve ilkeleşen kimlik… ALLAH’ı rab, İslam’ı din, Muhammed-i nebi, mü’minleri kardeş kabullenip onlardan razı olmak ve bunlara asla alternatif aramamak…

İslam’i kimliğin besmelesi demek olan tevhid, insanı bir taraftan tek Yaratıcının varlığıyla buluştururken, diğer yandan mü’minler toplumunun üyesi yapmakta ve ona sosyal kimliklerin en kapsamlısını, ümmet kimliğini sunmaktadır.

Tanımlamak yani İslam… İlahi İrade’ye teslimiyet… Kişinin kendini vahyin kılavuzluğuna açık ve hazır hale getirmesi… Hayata müdahil olan ve kuşatan Kur’an disiplinine göre şekillenmek…

“… Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman. Şahit olun ki biz Müslümanlarız! deyiniz.” (Ali imran-64)

Bu kimliğe; evreni, insanı, eşyayı şahit tutmak… Kimliğin tanımı ve kimliğe tanıklık…

Korumak yani İ’tisam… Kimliği korumak ve taşımak… Kur’an ve Sünnete temessük… Vahye sımsıkı tutunmak… ALLAH’ın hablinden ve Habib’inden kopmamak…

“… ALLAH’a sımsıkı sarılın. O sizin Mevlanızdır. Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır.” (Hac-78)

“Hep birlikte ALLAH’ın ipine sımsıkı yapışın, parçalanmayın…” (Ali imran-103)

Kimliğin yaralanmaması, lekelenmemesi, parçalanmaması için ihtimam…

En temel sorumluluk; Okumaya devam edin

Tesettür ve değişim

1980′li, hatta 1990′lı yıllarda başörtülü genç kızlara, kentlerde yaşayan tesetürlü kadınlara örtünmeye verdikleri anlamı sorduğunuz zaman genellikle kapsayıcı bir tanımla karşılaşırdınız. “Allah’ın emri ve dinin hükmü” açıklamaları genellikle namus, ahlak, örtülü cinsellik gibi yine dini kaynaklı ancak temelde toplumsal ve kültürel ögelerle tamamlanırdı.

Bugün ne noktadayız? Bu önemli bir sorudur.

Tesettür elbette temel olarak din ve inançla ilgilidir. Ancak yaşananlar, çatışmalar, tartışmalar, deneyimler, “laik bir düzende karma toplumsal dokunun mevcudiyeti” tesettürün bir yaşam tarzını, “bireysel tercihleri, özgürlük ve hak kavramlarını” kuşatmasına da yol açmıştır.

Tesettürün bu çerçevede iki yönü vardır. Bu meseleyi siyasi gerginliğin merkezine yerleştiren, rejim krizi yaratmak alışkanlığına sahip kesimlerin elinde bir araca çeviren zihiniyetin durmaksızın işaret ettiği siyasi yönünün dışında toplumsal bir yanı, toplumsal seyri bulunmaktadır.

Bu nedenledir ki bir süre önce bitirdiğimiz, muhtemelen önümüzdeki günlerde açıklanacak akademik nitelikli bir alan çalışmasında bu konu üzerinde hassasiyetle durduk. Ulaştığımız sonuç köklü bir değişimin varlığına işaret ediyordu..

Başörtüsü, örtülü kadın ve genç kızların büyük bir çoğunluğu tarafından edep, namus ya da cinsellik kavramıyla ele alınmadığı gibi, bu tür bir tanım “aktif olarak” reddediliyordu. Buna karşılık başörtüsüne verilen tanım ya da anlam “dinin icabı, özellikle Allah’ın emri” şeklinde karşımıza çıkıyor, daha doğrusu bu çerçeveyle sınırlandırılıyordu.

Genç bir öğrencinin kendi kuşağı için ana eğilimlerden birini ifade eden şu sözleri belki gelinen noktayı gözler önüne sermektedir:

“Tesettürün benim için namusla, edeple bir ilişkisi yok. Allah’ın emri olduğu için takıyorum. Benim için değil babam için tesettür namusun simgesi olabilir. Benim için Allah’ın emri o. Bu emrin mantığında namus, haya yok. Mantık şu: Okumaya devam edin

İHL kuşağı, bu ülkenin geçmişi ve geleceğidir..

5694_109310006164_109309231164_2275327_6980582_nBatıya bizim kadar aşağılık kompleksiyle, salakça ve asalakça yaklaşan başka bir ülke bulmak çok zordur. Oysa, bizim zihnimizde tahayyül ettiğimiz Batı’nın, günümüzde de, tarihte de hiçbir karşılığı yoktur.
Zannediyoruz ki, Batılılar, bizim kara kaşımıza, kara gözümüze vurgunlar. Bizi bağırlarına basmak için, ülkemizde, demokrasinin, özgürlüklerin, insan haklarının köksalması için can atıyorlar! Bu ülkenin elitleri, entelijansıyası aynen böyle düşünüyor hâlâ! O yüzden Batılılar, hayranlar bize! Türkiye’yi hızla sekülerleştirerek, kendi iddialarımızı, kendi rüyalarımızı, kendi hayallerimizi, kendi ruhumuzu biz kendi ellerimizle yok ediyoruz çünkü.
Batılıların seküler bir Türkiye üzerinde bu kadar titremelerinin nedeni burada gizlidir. İslâm’la ilişkisini sıfırlamış, seküler bir Türkiye, Batılıların bölgedeki haksız, hukuksuz hegemonyalarını, işgallerini, cinayetlerini, hırsızlıklarını sürdürebilmelerinin en garantili yollarından biridir.
Öte yanda, sekülerleşmiş bir Türkiye, içerde de, aslâ gün yüzü göremeyecek bir ülke demektir. Çünkü sekülerleşme, sadece kendi çıkarlarını öne çıkaran kişi ve grupların cirit attığı bir arenaya dönüştürecektir burasını. Sekülerleşme, etnik kimliklerin bağımsızlık çabalarını kışkırtacak, bu ülkenin bütünlüğünü yok edecek bir ideolojidir. PKK, bunun en canlı ve en kanlı örneğidir. Sekülerleşme bu hızla gittiği ve İslâm da bu hızla şeytanlaştırılmaya devam edildiği sürece daha nice PKK’lar türeyecektir!
Sekülerleşme, bencil, hazlarının peşinde koşuşturan, sadece kendi çıkarlarını düşünen insan-altı yaratıklar üretir.
Sekülerleşme, ruhu yok eder, vicdanı mahveder, insanı barbarlaştırır. Hırsızlıkların, kapkaççılıkların, en berbat cinayetlerin, uyuşturucunun, cinsel sapkınlıkların bu kadar zıvanadan çıkmasının nedeni, sekülerleşmedir.
Batı’da insan bitmiştir; toplum çökmüştür. Hormonlama yöntemiyle ayakta duruyor Batılı toplumlar.
Türkiye’nin sekülerleştirilmesi, Türkiye’yi Batılı toplumlardan daha berbat hale getirebilir. Bunun işaretlerini hayatımızın her alanında görmeye başlamadık mı?
Geçenlerde ÖNDER, bir kurultay düzenledi ve orada söylenen şeyler, seküler medyatörler tarafından hemen mercek altına alındı ve ÖNDER, İHL’ler, Kur’an Kursları bir kez daha topa tutulmaya başlandı.
Oysa, İHL’ler, örnek bir kuşaktır. Hırsızlık, yolsuzluk, cinayet, cinsel sapıklıklar, uyuşturucu İHL’lerin bilmediği şeylerdir. Üstelik, her İHL’li, bu ülke için büyük rüyalar görür. Her İHL’li, fedakârdır, cefakârdır; elini taşın altına koymaktan çekinmez.
İHL’ler, din eğitimi veren okullar değildir. Bu, çok yanlış bir algılama biçimidir. İHL’ler Okumaya devam edin

İslâmofobi mi, Müslümanofobi mi?

“İslâmofobi” yani “İslâm Korkusu”.
“Fobi”, malûmunuz, psikoloji/ruhbiliminin ıstılahâtındandır. “Kişinin belli nesneler ya da durumlar karşısında duyduğu, kapıldığı baskılı, kaygılı, olağan olmayan, hastalık derecesinde güçlü korku” mânâsına gelir.
Musevî-Hristiyan geleneği üzerine inşa edilmiş Batı uygarlığında, İslâm’la ve Müslümanlarla tanıştığı günden beri kök salmış hastalıklardan biridir İslâmofobi.
Bu hastalığın ortaya çıkmasında, öncelikle Hristiyanlar tarafından kasdî olarak yapılmış muharref mubârek Kur’ân tercümelerinin ve en başta lisan engeli olmak üzere, birçok sebebden dolayı Müslümanlarla yeterince sağlıklı bir iletişim kuramamış olmanın katkısı çok büyüktür.
Amerikalı Mü’min Müslüman kardeşimiz Yahyâ Emerick -Hak Te’âlâ, celle celâluhu, ondan râzı olsun, sa’yini meşkûr kılsın- “Salaklar İçin Mufassal İslâm Rehberi” adlı müthiş kitabının en az adı kadar çarpıcı önsözünde şöyle demektedir: “İslâm ve Müslümanlar hakkında çok sayıda olumsuz ve gerçekdışı önyargıya sahip olmanızdan dolayı size kızmıyorum. Çünkü İslâm’a ve Müslümanlara karşı olan medya tarafından her gün ve her şekilde İslâm’a ve Müslümanlara karşı çok sayıda olumsuz ve gerçekdışı suçlamalarla hatta saldırganlıklarla bombardıman ediliyorsunuz. Ne var ki Müslümanlar gettolarda yaşamıyor, hiçbir zaman yaşamadılar. Sayıları da dünyanın her yerinde, her geçen gün, elhamdulillah, artıyor. Sokakta, alışveriş merkezlerinde, iş yerlerinizde, okullarınızda her gün ve her yerde Müslümanlarla karşılaşıyorsunuz. Hatta büyük bir ihtimalle Müslüman komşularınız bile var. Bu kitap, imanları gereği son derece namuslu, temiz, düzgün, edebli, zor durumda olan herkesin hiç ayırımsız yardımına koşan, toplum hayatına zarar veren her türlü kötü alışkanlıktan titizlikle uzak duran bu insanlarla/Müslümanlarla, onlar ve inançları hakkında kendilerine anlatılanlar arasındaki büyük çelişkiyi farkedemeyecek ve bundan dolayı hayrete düşmeyecek kadar salak olanlar için yazılmıştır.”
Elhâk, doğru!
Ama aynı İslâmofobinin, halkının %99′unun bin yılı aşkın bir süredir Müslüman olduğu bilinen, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, celle celâluhu, dîni İslâm’ın yüzyıllar boyunca, deyim yerindeyse, sancaktarlığını, önderliğini yapmakla şereflenmiş ve bundan dolayı da öncelikle ve özellikle İslâm âleminde haklı bir itibar kazanmış olan bir ülkede, yani mazlûm ve mahzûn ülkemizde de gözlemlenebiliyor olması, gerçekten de olağandışı tuhaf bir durum. İşin daha da tuhaf tarafı bu psikolojik hastalığın mahzûn ve mazlûm ülkemizde yüzyıllardır yaşayan ve de namuslu, haysiyetli, şerefli vatandaşları olan Gayr-i Müslimlerde, çok özel ve de istisnaî bazı durumların dışında, hiç görülmemesi ama “Efendim, biz de Müslümanız!” diyen belli bir kesimde alabildiğine yaygın olması!
Akla hemen şu sualler geliyor ister istemez: Acaba bu insanlar da mı, üstelik Müslüman olduklarını açıkça, yazılı ve sözlü olarak beyân ettikleri hâlde, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, celle celâluhu, dîni İslâm’ı yeterince doğru ve iyi bilmiyor, tanımıyorlar? Eğer böyleyse, neden yeterince doğru ve iyi tanımadıkları, bilmedikleri bir dinin mensûbu olduklarını ısrarla beyân ediyorlar? Yoksa mensûbu olduklarını açıkça, yazılı ve sözlü olarak beyân ettikleri Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, celle celâluhu, dîni İslâm’ı yeterince doğru ve iyi öğrenebilmelerine mâni olan bir durum ya da şartlar mı var? Neden medyanın belli ama önde gelen, dolayısıyla da bir hayli etkili bir kesimi, üstelik Müslüman olduklarını açıkça, yazılı ve sözlü olarak beyân ettikleri hâlde, özellikle Batı medyasının İslâm’a ve Müslümanlara karşı olumsuz, önyargılı ve saldırgan tavır içinde olanlarının sergilediği tavrı, ısrarla sergiliyor? Neden halkının %99′unun bin yılı aşkın bir süredir Müslüman olduğu bilinen, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, celle celâluhu, dîni İslâm’ın yüzyıllar boyunca, deyim yerindeyse, sancaktarlığını, önderliğini yapmakla şereflenmiş ve olan mazlûm ve mahzûn ülkemizde, İslâm’ın temel ıstılahâtı hakiki mânâlarıyla değil de, inadına aslî zemininden kopartılmış, çarpıtılmış, “galat- meşhûr” hâline gelmiş/getirilmiş mânâları esas alınarak değerlendiriliyor, hatta suç addediliyor? Okumaya devam edin

Misyonerler uyanık..!

Hıristiyanlığı yaymayı kendilerine bir ibadet-vazife bilenlerin, başka dinlerin mensuplarına yaklaşma yolları çeşitlidir; bunlardan bir tanesi de “diyalog” çerçevesine giren faaliyetlerdir.

Örnek olarak Türkiye’yi alalım, bu ülkede İslam’ın bin yıllık bir mazisi ve buna bağlı olarak köklenmişliği var; ayrıca Müslümanlar dinlerinden hoşnut, bir şikayetleri, dinden kaynaklanan ve hayatı çekilmez kılan veya zorluk çıkaran problemleri de yok; olsa bile dinleri içinde çözüm yolları mevcut. Böyle bir ülkeye misyonerler nasıl girecek, böyle bir iman topluluğuna nasıl yaklaşacaklar? Bunun bir yolu da şudur: İslam’a ve Müslümanlar’a saygılı davranmak, ortak problemler için işbirliğini hedef seçmek, böylece Müslümanlar’ın güven içinde kendilerini dinlemelerini, onlara kucak açmalarını sağlamak, sonra da çoğu kez çaktırmadan propaganda yapmak, aslında İslam’a aykırı olan söylemleri, terimleri, inançları, imajları azar azar (dozunda) kullanarak tepki çekmeden zihinlere ve kalplere yerleştirmektir. Vatikan’da Müslüman olmayan halklarla ilgilenen bir sekreterin şu açıklaması bizim teşhisimizin önemli bir kanıtıdır: “Diyalogdan söz ettiğimizde açıktı ki, bu faaliyeti kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz… Diyalog da… Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, kilisenin İncil’i yayma amaçlı misyonunun bir parçasıdır” (Gerçek Hayat, 20-26 Şubat, s.29′dan).

Bu sözlerden maksadımız diğer din mensuplarıyla ilgiyi kesmeyi, haksızlığa uğramış bir grubun veya bütün insanlığın hayrına ve yararına olan konularda işbirliği ve yardımlaşma yapmaya yanaşmamayı tavsiye etmek değildir; yalnızca dikkatli olmaya, horoz şekeri ile aldatılarak tecavüze uğrayan çocuk durumuna düşmemek için uyanık kalmaya davet etmektir.

AB’ye girildiği, girilmese bile uyum kanunları çıkarıldığı ve uygulandığı takdirde din propagandalarına karşı tedbir alma imkanı da elden gidecektir; hatta bugünden gitmiştir. Karşı tarafın propaganda faaliyetlerine engel olamıyorsak, dinimizi korumak, insanımızın bilgisini arttırmak ve inancını pekiştirmek için sivil faaliyetler göstermemiz için de bir engel yoktur; engel gaflettir, tembelliktir, bazı önemli duyarlıkların zayıflamış olmasıdır.

Hıristiyan misyonerlerin istismar etmeye yeltendikleri bir konu da Hz. İsa’nın tekrar dünyaya geleceği inancıdır. Bu konuda bazı sahih hadislerin bulunduğu doğrudur, ama bu hadislerin ortak noktası olan “Hz. İsa tekrar gelecek” kısmı tevatür derecesinde olsa bile –ki, bu da tartışılabilir, tartışılmıştır- detaylarla ilgili haberler ( nasıl geleceği, hangi din ve şeriatla amel edeceği, neler yapacağı…) İslam inancı için yeterli olacak güçte hadislere dayanmamaktadır (detaylar konusundaki rivayetler mütevatir değildir). Yine de Müslümanlar’ın genel olarak inandıkları husus, Hz. İsa’nın müstakil bir peygamber olarak değil, Son Peygamber Muhammed Mustafa’ya (s.a.) tâbi olarak, onun tebliğ ettiği dine hizmet etmek için geleceğidir.

Ben bu “İsa ve Mehdi’nin geleceği ile ilgili rivayetler ve inançlar” karşısında şöyle düşünüyorum: Bunların –gelseler bile- ne zaman gelecekleri belli değildir, Müslümanlar olarak bizim vazifemiz, bozulanı düzeltmek için Hz. İsa’yı ve Mehdi’yi beklemek değildir, ne böyle bir vazifemiz, ne de mazeretimiz vardır; bize, bulduğumuz imkanlar ölçüsünde ne yaptığımız ve ne yapmadığımız sorulacaktır. Hz. İsa olsun başka birisi olsun hiçbir kimsenin, yeni bir din getirme veya Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dini kısmen yahut toptan kaldırma selahiyeti asla yoktur.

Hıristiyan ve Yahudiler’le diyalog kurarken unutulmaması gereken bir şey de, peygamberler hakkındaki inançtır; biz Müslümanlar Hz. Musa ve Hz. İsa’nın birer hak peygamber olduklarına, ama onların tebliğ ettikleri kitapların ve dinin değiştiğine inanıyoruz, ama Hıristiyanlar ve Yahudiler bizim peygamberimize inanmıyorlar; bu temel farkı unutmayalım.

HAYREDDİN KARAMAN

Ben Neyim? Nereden Geldim? Nereye Gidiyorum? Amacı

Ben Neyim? Nereden Geldim? Nereye Gidiyorum? Amacım Ne?

Ben neyim, nasıl yaratıldım, bu toprak dünya üzerine nasıl geldim, amacım nedir, neden ölüp toprak oluyor, dünyayla bütünleşiyorum. Sonrasında bana ne olacak? Bu tarz sorular insanların aklına gelmesi muhtemel ve cavabını bulmakta çok zorlandığımız sorulardır şüphesiz. Eğer biz bu evrende başıboş bırakılsaydık ve kimse bize yol göstermeseydi emin olun ki bu soruların cevaplarını bulmak imkansız olurdu. Ancak Allah-ü Teala bizleri var etmiş ve var ettiğinden beride başı boş bırakmamıştır.

İnsan topraktan yaratılmıştır. Yani ilk insan Hz. Adem in yaratılışı Allah-ü Teala tarafından bize bu şekilde bildirilmiştir. Ama Hz. Adem in ilk yaratıldığı anda bizim şeklimizde olmadığını biliyoruz. Çünkü Hz. Adem Cennet de ve Cennet için yaratılmıştır. Bizim yerde gördüğümüz toprak değildir yani kasıt, aslında özünde bütün maddeler birdir. Bizim gördüğümüz toprak ile Allah-ü Teala nın bahsettiği toprak aynı şeydir ama biz Hz. Ademin yaratıldığı yani bizim özümüzün yaratıldığı toprağı göremeyiz, farklı boyutun öz toprağıdır o. Görürsek şaşkınlık içerisinde kalırız. Bizden daha üst ve güçlü bir boyuttadır. Anlatmak istediğim topraktan yaratılan bizim özümüzü oluşturan insandır. Üzerimizde bulunan bu dünyaya göre fiziksel olan beden bu dünyanın fiziksel boyutuna ait olduğu için dünya  toprağından yaratılmıştır, bütün hayvanlar gibi. Ama insanın özünü oluşturan ruh ve ya kalb diyebileceğimiz gerçek asıl olan öz bedeni üst boyutta çok daha güçlü ve güzel öz topraktan yaratılmıştır.

İnsan dünyaya cezalandırılmak için gönderilmiştir. Yani dünya insanın özü için küçük bir cezaevidir. Aslında insan diyebileceğimiz bizim kalb yani ruhumuzdur. Üzerimizdeki bu et parçası hayvandan başka bir şey değildir! Bizler bir hayvanın içerisine hapsedilmiş özünün gözleri mühürlenmiş birer tutsağız bu dünyada. Neden buradayız? Çünkü Hz. Adem yaradılışından sonra Cennet de istediği gibi yaşarken Allah-ü Teala’nın “Bu ağaca dokunma.” dediği ağaca dokunmuş, ondan meyve yemiştir, Kuran-ı Kerimin bize tasviri ile, yani yaratılışta bulunan nefsine şeytanın verdiği vesveseye uyarak. Bu meyve Hz. Adem in şu anki bizim vücudumuza dönüşmesini sağlamıştır diye düşünüyorum en iyisini Allah(C.C) bilir. Çünkü bu meyve yendikten sonra avret yerleri ortaya çıkmış ve utanma duyguları oluşmuştur. Buna istinaden Allah (C.C) itaatsizliğinden dolayı Hz. Adem’i dünyaya göndermiştir. Konu ile alakalı detaylı bilgiyi Kuran-ı Kerim “A’RÂF SÛRESİ 19-25”’nde bulabilirsiniz. Aslında suçu Hz. Adem a.s de aramak bizim üzerimize vazife değildir, ve bize göre suçluda olamaz. Çünkü Hz. Adem bütün insanlığı temsil etmekte olup her birimizin aynı şeyi yapacağından şüpheniz olmasın Allah (C.C)’ın düzeni bu şekilde olmasını gerektirmektedir. Üzerimizdeki et parçası değildir insan. İnsan içimizdeki öz kalbimizdir.  Ancak Allah (C.C)’ın Rahmeti sonsuz olduğu için Hz. Adem in tövbesini kabul etmiştir. Yani Hz. Adem dünyaya gönderilirken mühürlenen gözlerini açmayı başarmıştır. Ve bizede bunu başarabileceğimizin mesajını vermiştir Allah (C.C). Şeytan Allah(C.C) bütün meleklerine Hz. Adem e secde etmelerini söylediği zaman Şeytan böbürlenerek ateşten yaratıldığını ve secde etmeyeceğini söylemiştir. Allah-ü Teala dan Kıyamet Gününe kadar bizi yolumuzdan caydırabilmek için izin istemiştir, Allah-ü Teala Şeytana izin vermiştir, ancak bu hususa bu makalemizde değinmeyeceğiz çünkü işin aslında anlaşılması gereken çok detaylıdır.

Anlaşıldığı üzere bu dünyadaki amacımız Allah-ü Teala ya uygun bir kul olmak onu secde etmek, tesbih etmek yüceltmek, ama hepsi kendi kalb gözümüzün açılması için. Yoksa Allah-ü Teala nın bizim hiçbir ibadetimize ihtiyacı yoktur. Yani kendimizi affettirebilmek Allah(C.C) rahmetinden faydalanabilmek için. Biz dünyada Allah(C.C)’ kul olmak için varız. Nefs’i terbiye etmek şeytandan uzak durmak ve şeytanın farkında olabilmek bizim amacımız. Allah (C.C) Resul , Nebi’leri ile bize bu işi nasıl yapacağımızı uygulamalı olarak anlatmış, Evrenin kanunu olan Kuran-ı Kerimde bizlere çok güzel yol göstermiş, Resulullah efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) vasıtası  ile bizlere çok güzel öğütler vermiş, gerçekle yüz yüze olmamızı sağlamıştır. Okumaya devam edin

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.