Kimlik… Kimlik, kim olduğunu tesbit etmektir… Kimlik,benliğin belirsizliğini çözmektir… Benliğin kimliğini tesis etmek ve tanımaktır… Bireyin kendi farkındalığını ortaya koyan “kimlik”tir… Kendi bilinçliliğini tesis eden ise “benlik”tir…
Kimlikle birlikte kişilik, benlik, özbenlik,ego ve şahsiyet sık sık kullanılır.Kişilik, kişinin dışarıdan görülen halidir. Kimlik ise insanın kendisini nasıl algılayıp kiminle özdeşleştirdiğine göre anlam kazanan bir olgu ve değerdir. İmaj varlığın dışarıdan algılanmasıdır… Kimlik ise varlığın kendi kendini tanımlamasıdır.
Bu durum kişiler kadar gruplar, toplumlar ve topluluklar içinde geçerlidir.Çünkü kimlik “aidiyet” esasına dayalı bir kavramdır.
Heidegger kimlik tanımını şöyle özetler:
“İnsan varlığı yalnız var olmakla kalmak istemez, bir yandan da kim olduğunun bilgisine ve sorumluluğuna sahip olmak ister.”
Bir müslümanın kimlik tanımından anladığı nedir?
Kişinin kendisini, bilincini, varlığını yaratılış amacına uygun ortaya koyabilmesidir.
Kimliğimizi kavramsallaştıran model; meşruiyetini (kaynağını) İslam’dan dinamiğini Kur’andan (vahiyden) alan, evrensel sorumluluğu olan, fitne ve zulmün izalesi, adaletin ikamesi ilkesi ile özgürlükçü bir ruhla hilafet, imamet, şahit ve varis konumunda olmaktır. Tevhidi düzlemde şekillenen kulluk bilinci…
Kimlik tanımlamasında diğer boyut ise “karşıtlıktır.”
Kimlik bir “aidiyet” meselesi ise buradan hareketle insan, kimlerden olduğunu belirlerken, kimlerden olmadığını da veya kimlere karşı olduğunu da ortaya koyar. Hatta belkide kim olduğunun bilincine, kimlere karşı olduğunun bilgi ve basireti ile ulaşır. Kimlik konusunun görülmeyen boyutuda bu karşıtlıkta yatar. Yani kişinin kimliği birazda kimlere karşı olduğu ile bilinmektedir.
Mü’min için bu karşıtlık sırasınca akidevi bir gerekliliktir.Sahih bir kimlik için böylesi bir netleşmeye ve ayrışmaya ihtiyaç vardır… Cahiliyeden soyutlanma, Tağutu red, İslami kimliğin özü ve özelliğidir.
Hz. İbrahim (as)’ın vurgusu bu temayı içermiyor mu?
“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki “Biz sizden ve ALLAH’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek ALLAH’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” (Mümtehine-4)
Hz. İbrahim’in “üsve-i hasene”sinde bu karşıtlığı görüyoruz.
Hz. Muhammed (sav) değişik vesilelerle bu gerçeğe dikkat çekmiyor muydu?
“Ben şöyle şöyle yapanlardan uzağım…”
Bu bağlamda şu sorulara cevap aramamız gerekiyor. Gerçekten biz kimiz? Kimliğimiz nedir? Kendimizi kime nisbet ediyoruz? Neyi temsil ediyoruz? Ne ile anılmak, kim ile tanınmak istiyoruz? Kendimizi nisbet ettiğimiz Hz. Peygamber (sav) bizim için “İşte bunlar bendendir”, diyecek mi? Var oluşumuz, duruşumuz neye tekabul ediyor?
İşte tüm bunlar için yaratılışımıza dönmemiz, kimlikteki öze ve ruha inmemiz gerekiyor… Ruhunu bul, kimliğin ortaya çıkar… Ruhun krizi, kimliğinde krizidir… Hangi ruh?
Yüce Kitab’ın tesbiti ile:
“ALLAH (insanı) şekillendirdi ve ona kendi ruhundan üfledi.” (Secde-9)
“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman…” (Hicr-29)
ALLAH (cc) o balçıktan yarattığı insanı ruhu ile böyle yükseltti… Ruhundan üfleme, ne güzel bir şereflendirme… Ne güzide bir kimliklendirme…
Çamura, toprağa, kana, tene, ete, renge dayalı bir kimlik değil… Tanımını ve anlamını ruhtan alan ulvi ve kudsi bir kimlik…
İslam bağlılarını bu hassasiyet ile donattı. Yanılgı ve yanlışlara karşı duyarlılık aşıladı… Farklılığını kimliğe yansıttı… İşte bu kimlikle tebarüz edenlerden bir tablo…
Ebu Zer Gıfar-i ile Bilal-i Habeşi aralarında münakaşa yaptıkları sırada Ebuzer Bilal’e:
“Ey siyah kadının oğlu!” diye hakarette bulunmuştu. Bunu duyan Rasulullah kızmış, Ebu Zer’in yüzüne kızgın bir nazar atfederek şöyle demişti:
“Ey Ebuzer! Ölçü taştı, sözünü geri al, beyazın oğlunun siyahın oğluna hiçbir üstünlüğü yoktur.”
Ebuzer mahçup ve perişan… Efendimiz (sav)’in sözleri bütün sıcaklığı ile hassas olan Ebu Zer’in kalbine işler. O çirkin sözün keffaretinden dolayı “Bilal ayağını başıma basmadıkça başımı yerden kaldırmayacağım” der.
İşte İslami kimliğin özü ve ruhu…
Bu nefhanın sahibi ALLAH azze ve celle… Bu kimliği veren O (cc)…
O halde bu kimlik nasıl kazanılır?
Bunun üç adımı vardır:
Bulmak… (iman)…
Tanımlamak… (İslam)…
Korumak… (İ’tisam)…
Bulmak yani iman… Kelime-i tevhid ile gerçekleşen ve ilkeleşen kimlik… ALLAH’ı rab, İslam’ı din, Muhammed-i nebi, mü’minleri kardeş kabullenip onlardan razı olmak ve bunlara asla alternatif aramamak…
İslam’i kimliğin besmelesi demek olan tevhid, insanı bir taraftan tek Yaratıcının varlığıyla buluştururken, diğer yandan mü’minler toplumunun üyesi yapmakta ve ona sosyal kimliklerin en kapsamlısını, ümmet kimliğini sunmaktadır.
Tanımlamak yani İslam… İlahi İrade’ye teslimiyet… Kişinin kendini vahyin kılavuzluğuna açık ve hazır hale getirmesi… Hayata müdahil olan ve kuşatan Kur’an disiplinine göre şekillenmek…
“… Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman. Şahit olun ki biz Müslümanlarız! deyiniz.” (Ali imran-64)
Bu kimliğe; evreni, insanı, eşyayı şahit tutmak… Kimliğin tanımı ve kimliğe tanıklık…
Korumak yani İ’tisam… Kimliği korumak ve taşımak… Kur’an ve Sünnete temessük… Vahye sımsıkı tutunmak… ALLAH’ın hablinden ve Habib’inden kopmamak…
“… ALLAH’a sımsıkı sarılın. O sizin Mevlanızdır. Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır.” (Hac-78)
“Hep birlikte ALLAH’ın ipine sımsıkı yapışın, parçalanmayın…” (Ali imran-103)
Kimliğin yaralanmaması, lekelenmemesi, parçalanmaması için ihtimam…
En temel sorumluluk; Okumaya devam edin