Nefis Terbiyesi Nasil Yapilir?

Ruhî gelişmenin kendisine göre bazı usul ve prensipleri vardır.
Bu prensiplere riayet eden herkeste, o şahsın istidat ve kabiliyeti ölçüsünde bazı mazhariyetler olur.
Prensiplerdeki teferruatı bir tarafa bırakacak olursak, ister yogizm’de, ister fakirizmde ve isterse tasavvufta, ruhî melekeleri geliştirmeyi bir usule bağlamak mümkündür. Eskiler bunu şöyle ifade ederlerdi:
*Kılletü’t-taam,
*kılletü’l-menam,
*kılletü’l-kelam,
*sükût-u müdâm,
*uzlet ani’l-enâm,
*zikr-ü müdâm,
*teveccüh-ü tam.’
Evet, bu yolda az yiyeceksin. Özellikle proteini bol olan yağ, et, yumurta gibi gıdalardan kaçınacaksın. Az içecek, az uyuyacaksın. Zaten Allah Rasulü de bütün bu hususlara işaretle: ‘Sizin adınıza en çok korktuğum, göbek bağlamanız, çok uyumanız, tembelliğiniz ve yakîninizin az olmasıdır.’ (1) buyurmuyor mu? Aslında, sırasıyla bunlar birbirini doğuran neticelerdir. Çok yiyen bir insan çok uyur, çok uyuyan bir insanın da yakîni çok az olur. Aksi neticeler de yine bunların aksinden doğar. Yani, az yiyen az uyur ve az uyuyanın da yakîni gün geçtikçe çoğalır. Öyle ise bu neticeye ulaşmak isteyenler, mutlaka az yemeli, az uyumalı, hayrete varmalı ve gözlerinin misal alemine açılmasını temin etmelidirler.

Neticeye ulaştıran şartlardan biri de Okumaya devam edin

İbrahimin Bıcağı ve İsmailin itaatidir “Aşk”..

Aşk ve edep…
İki haslet!
Kimine göre ezelden kimine göre sonradan doğan kişilikler..
Yoksa en başında olamaz sonrada.. 

Hani ismailin zebihatullah sıfatını alışının nedeniydi kurbanlık yerine gitmesi..
Ve Allah’a kurbandı ismail ibrahimin ellerinde kesin bir bıcakla..
İbrahimin Bıcağı ve İsmailin itaatidir “Aşk” demişti gönüller onlara!
İşte öyle bir ruhaniyetle;
Ruhum bedenime üflenirken ilahi bir emre rast gelmiş
Aşkını kurban et Allah’a! Allah’tan başkası aşka değimiyor ey ervah..
Bir lahza dahi düşünmeden kurban ettim aşkı alem-i ervahta..
Şimdi benden aşk isteyenler benim öyle bir haslete vakıf olmadığımı bilemeyecek kadar körler!

Bir züleyha bekleyişi gibi sevgiliyi bekliyordum..
Yıllar geçmişti!
Yusuf kuyudan mısır sultanın emri ile çıkmış kısa vakitte mısıra sultan oluvermişti..
Ve evlenmişti tevhid dininden bir kadınla..
Züleyha ise yıllardır nefse bulanmış aşkını yıkamıştı gözyaşları ile..
Tek Allah’a inanmıştıYusuf’unun iffetini koruyana..
Allah’ta sevmişti züleyhayı..
Sadık bir aşık vefalı bir kul oluvermişti züleyha!
Yaşı belki yetmişe gelmişti..
Hala yusufa duyulan sonsuz bir aşk
Yusufa vahyolmuştu züleyha..
Yusuf züleyhaya züleyha yusufa yazılmıştı..
Nafiyleydi züleyha gerçek aşkı tatmıştı..
Yusuf’undan güzelini bulmuştu!
Ve durmaksızın onunla olmak istemişti..

Aşıklık öyle bir halki ey aşık!
Önce seveceksin sonra kör edeceksin ondan başkasına herşeyi!
Kandırma kendini yalanlarla
Sustur nefsini..
Gerçek aşkı kaybetmesin yüreğin
Ve sevdalan yarine O’nun (c.c) ayinesi olduğu için..

Sadıklıktır aşka mahrem getirmeyen
Lâ yemuttur eğer aşkta vefa varsa..
Gönlündür bir ömür boyu aşkı yaşatan..

Var dinle bu nasihatleri..
Sonra gel ve seninim de!

GÜR SEDA // Eşref Ziya

Zalimler için yaşasın Cehennem

Dünya zevkleri nedir hiç bilmem ben

Üstüme gelse bütün bir dünya

Rahmanın yolundan dönemem ben

Saçlarım kadar başım olsa

Hak yoluna olsun feda

Faniyim fani olanı istemem

Acizim aciz olanı istemem

Ruhumu rahmana teslim ettim

Gayri başkasını asla istemem

Saçlarım kadar başım olsa

Hak yoluna olsun feda

Şeytanın binbir hilesi varsa

Mü’minin de feraseti vardır

İstikbal-i inkilabat içinde

En gür seda İslam’ın olacaktır.

Selam İmam Hatiplim // M.Emin Ay

Selam imam hatiplim                                                                                     

Selam senin ruhuna

Selam imam hatiplim                                                                  

Selam senin duyguna..

Selam tertemiz kalbe

O körpe dimağlar

Selam sizden yükselen

Güzel sadaya selam

Kalbimize taht kurdun

Fethettin gönülleri

Fethin mübarek olsun,Fatih’in yadigarı

Dua dua çıkarken niyazım semalara

Selam sana Mustafa’m,selam İmam Hatiplim

Selam sana Mehmed’im,selam İmam Hatiplim

Selam sana Ahmed’im,selam İmam Hatiplim

Kaldır artık başını gün alnın parıldasın

Işık saçsın etrafa,tüm cihan aydınlansın

Çağımın ruhu hasta nurunla şifa bulsun

Selam sizden yayılan güzel nidaya selam

Kalbimize taht kurdun

Fethettin gönülleri

Fethin mübarek olsun,Fatih’in yadigarı

Dua dua çıkarken niyazım semalara

Selam sana Hasan’ım,selam İmam Hatiplim

Selam sana Yusuf’um,selam İmam Hatiplim

Selam sana Fatih’im,selam İmam Hatiplim

Selam sana Yunus’um,selam İmam Hatiplim

Selam sana Osman’ım,selam İmam Hatiplim…

Vah benim saf Müslüman’ım, vah!

Sahi, hiç düşündünüz mü: İslâm’ın adını “irtica” koyup ona savaş açan çevreler, bu topraklarda yüzyıllardır beraber yaşadığımız gayr-ı Müslimlerle aramıza kan davasını nasıl ve neden soktular? Osmanlı’nın “millet-i sadıka”sı, ne oldu da “millet-i haine” oldu? Onları tehcire tabi tutan İttihatçıların tek günahı bu muydu?
Batılılaşmak için milletin sırtında sopa kıranları, gayr-ı Müslim azınlık neden alkışlamadı? Savaşın ardından gerçekleşen “mübadele”ye neden ihtiyaç duydular? Neden muvazaalı muhalif Serbest Fırka’yı desteklediler? Menemen olayıyla hiç ilgisi olmadığı halde Hayim oğlu Josef gibi azınlık mensupları, neden darağacında sallandırıldılar? Serbest Fırka’ya oy verdi diye mi? Nasıl olsa Kemalistler Batıcıydı. Eşyanın tabiatına uygun olan azınlıkların Kemalistleri, Kemalistlerin de azınlıkları bağırlarına basmalarıydı. Neden hep tersi oldu?
Gayr-ı Müslim azınlıkların mallarının yağmalandığı 6-7 Eylül olaylarını Batıcılar mı planladı? Bir yanda camileri ahır yapan İnönü, öte yanda “varlık vergisi” adı altında neden onlara zulüm vergisi koydu? Ama, neden?
Mübadele sorusunun cevabı “Batı Trakya ve Balkan Müslümanlarına çok acıdığımız için” olamaz. Makedonya, Kosova, Bosna, Bulgaristan, Romanya ve Kıbrıs’taki Müslüman-Türk azınlığın suçu neydi o zaman? Dert oradaki Müslümanlar değil, buradaki gayr-ı Müslimlerdi besbelli. İyi de, neden?
Önce komplo teorisine ne dersiniz: Mesela, bu ülkeden malları müsadere edilen, vakıfları tasfiye edilen, apar-topar kovulan Hıristiyan azınlıkların hesabını onlarla aynı dini paylaşan egemen güçler nasıl olsa bir gün gelir sorar. Onlara yapılanları bahane edip bu topraklardan öç alır. Osmanlı’nın bu konuda bir günahı olmadığı halde, Osmanlı’yı bile yediler. Onun yerine elleriyle koyduklarını mı yiyemeyecekler? Bugün zulmettirerek, yarın da hesap sorarak bir taşla birkaç kuş vurmak istemiş olmazlar mı? Egemen güçlerin şeytani zekası bu kadarını düşünemez mi? Bunun örnekleri az mı görüldü?
Alın size bir komplo teorisi! Ama biz, yine de bu ihtimali hiç konuşmamış olalım. Dürüp büküp rafa kaldıralım. Ve gelin bu kez de komplosuz düşünelim.
Bizim Hıristiyan azınlıklara düşman olan Batıcı efendilerimizin, Hıristiyanlıkla bir sorunu olamaz. Eğer öyle olsa, bu memleketi zorla peşine taktıkları Batı da Hıristiyan. Onlara da düşman olmaları lazım. En azından, bu kadar hayran olmamaları, “İlle de onlar gibi giyecek, içecek ve yaşayacaksınız!” diye bu millete sopa çekmemeleri lazım. Sebep bu değil.
Peki, gayr-ı Müslim azınlıkların geriye bıraktığı servete konmak olabilir mi? Ne o, hemen aklınıza Talat Paşa’nın “kara kaplı defteri” mi geldi? İttihatçının hani şu gün görmemiş hatıraları. Popüler tarihçi Murat Bardakçı Hürriyet’te tefrika ediyordu bu “kara kaplı” defteri. İyi gidiyordu. Tefrika “Yarın: Ermeni binaları” anonsu yapınca konuya ilgi duyanlar heyecanla beklediler. Yarın gelecek, Ermenilerin arkada bıraktığı İstanbul’un en değerli binalarını öğrenecektik. Bina kimin umurunda. Milletin asıl merak ettiği, bu her biri dünya kadar para eden gayr-ı menkullere hangi uyanıklar konmuş? Hangi kahramanlarımızın payına ne düşmüş? Bugün irticaya karşı mücadeleyi finanse eden zengin aileler kimin malıyla zengin olmuşlar? Daha bir sürü şey.
Tabii ki merak edenler yine avuçlarını yaladılar. Birileri uyarmış olmalı ki, kalın yorgan pis kokuların üzerine yine örtüldü ve ertesi gün anons edilen konunun yerinde yeller esti.
Geriye tek ihtimal kaldı: Mutaassıp Müslüman oldukları için gayr-ı Müslim azınlığa bunları yaptılar. (Gülmeyin). Tabii ki, bu şaka gibi bir seçenek. Siz de kalkıp, “İyi de, bu ülkede İslâm’a top yekun savaş açanlar kimlerdi?” derseniz, cevabım sükut olur.
Peki, ne o zaman? Benim tahminim şu: Eğer bu ülkede güçlü bir Hıristiyan azınlık olsaydı, Müslümanların inancına bu kadar yüklenemezlerdi. İslâm’ı bu kadar horlayamazlardı. Bakın, şimdi bile dertleri Papa’nın Ayasofya’da ibadet etmesi değil, asıl dertleri, “Ya Müslümanlar da isterse?” Aynısı Heybeliada Papaz okulu için de geçerli. Ya Müslümanlar da, “Ellere var da, bize yok mu?” derse. Patrik’in Ekümenikliği (Ortodoks ‘Halifeliği’!) de aynı. Ya Müslümanlar da “Hani bizim halifemiz?” derse.
Her şey ortada. Fakat, sen gel de bizim saflara anlat. Ne diyordu Kur’an: “Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder.” Köpürtülen hamaset, aklı söndürür; benden söylemesi.

                                                                                      MUSTAFA İSLAMOGLU

Kudüs’ümüz kutsalımızdır

  Yıllardır söylerim, bir daha söylüyorum: Kudüs’ü kim bu ümmete geri kazandırırsa, o İslam ümmetinin doğal önderidir.

Evet, böyledir. Böyle olması da gayet doğaldır. Çünkü Kudüs acısı, içimizde büyüyen ve hiç çıkmayan bir acıdır.

Kudüs’ümüz yaralıdır. Kudüs’ümüz çalınmıştır. Kudüs’ümüz tecavüze uğramıştır. Mekke’nin, Medine’nin, Şam’ın, Kahire’nin, Kurtuba’nın, İstanbul’un kardeşidir Kudüs. Bu ümmetin bağrından Kurtuba acısı hâlâ çıkmamışken, şimdi de Kudüs acısı gelip oturmuştur.

Kudüs meselesi, Arab’ın meselesi değildir. Münhasıran Filistinlilerin meselesi de değildir. Kudüs hepimizin, tüm mazlum ve mağdur ümmetimizin meselesidir. Dün böyleydi, bugün böyledir, yarın da böyle olacaktır. Biz Müslümanların Kudüs konusundaki hassasiyet ve hamiyeti, Hıristiyanlar kadar yok mudur? Olmamalı mıdır?

Okuyun şu tarihi olayı:

Osmanlı İngilizlerin başını çektiği müttefiklerle 1. Cihan harbine girmişti. Osmanlı’yı 7 düvele karşı savaştığı bu harbe sokan Almanlar idi. Almanya, şimdi yerinde yeller esen Avusturya-Macaristan imparatorluğu ile birlikte idi. Osmanlı’yı Almanlar’ın yanında harbe sokan İttihat ve Terakki (İT) çeteleri, kendilerine yedirilen Alman ekmeğinin karşılığını böyle ödediler. (Yaşı 40’ın üzerinde olanlar hatırlayacaklardır; bizim neslimize de ilkokullarda Marshall yardımı çerçevesinde, utanmaz ve arlanmaz yöneticilerimizin marifetiyle Amerikan ketesi yedirildi.)

Savaşta Osmanlı-Alman-Avusturya müttefik, değil mi? İngiliz komutanı Allenby, ardında gönüllü Yahudi törer birlikleri de bulunduğu halde muzaffer bir komutan edasıyla Kudüs’e girdiğinin haberi Batı başkentlerine ulaşınca, tüm Hıristiyan dünyasında kiliselerin çanı günlerce susmadı.

Bu kutlamayı yapan başkentler arasında biri vardı ki, o Osmanlı ile birlikte güya İngilizler ve müttefiklerine karşı savaşmış bir başkentti: Viyana

Ya, öyle!

Elin oğlu, birbirinin kanına ekmek doğrarken dahi ortak değerlerini unutmuyor. Cephede kendisine karşı savaştığı İngilizlerin Kudüs’e girişine sevinçle karşılıyor. Düşmanlığı bir tarafa bırakıp, dindaşının işgalini kutluyor.

Kudüs, doğunun bu nazlı gelini, ihanetlerin kurbanıdır. Sultan Abdülhamid’in yiğitçe direnişinin ardından gelen İT ihaneti, Yıldırım Orduları’nın askeri açıdan fiyasko ile sonuçlanan savunma taktiği, Osmanlı’dan sonra Kral Abdullah’ın (Şimdiki Ürdün kralının dedesi) tavrı, Şerif Hüseyin’in ve zamanın diğer Arap yöneticilerinin tavrı… Hepsi, hepsi ihanetler serisinin birer halkasını temsil eder

İşgal ve terör devleti İsrail’i BM’de ilk tanıyan Türkiye’nin bu tavrı da elbet bu listeye eklenmelidir. Türkiye şimdiki makul ve yer yer cesur çıkışlarıyla bu sabıkasını silmeye çalışıyor. Türkiye’nin Kudüs konusunda yapacağı daha çok şey var.

İsrail devleti nicedir Mescid-i Aksa’nın altını oyuyordu. Bu tarih cinayetine bir çok bahane uydurdu. Arkeolojik kazı, ağlama duvarının temellerini güçlendirme, tarihi ortaya çıkarma vs. Fakat niyet hep Mescid-i Aksa’yı yok edip yerine efsanevi tapınağı inşa etmek.

Harem-i Şerif’in altını oyma planlarının sonuncusu yine kanlı olaylara sahne oldu. Bu kahpece teşebbüslere karşı Filistinli Müslümanlar Cuma namazının ardından protesto gösterisi yaptılar. Mescid-i Aksa’nın altını oyla çalışmalarına tepki gösteren cemaatin üzerine İsrail askeri ateş açtı ve onlarca kişi yaralandı.

Bu açık bir provokasyondur. Tıpkı Sabra ve Şatilla katliamının canisi Şaron’un Harem-i Şerif ziyaretine benziyor. O ziyaret, ahlaksızca bir kışkırtmaydı ve beklenen büyük tepkiyi gördü. Fakat İsrail bu haklı tepkileri acımasızca bastırmak için güç kullandı. İnsanlar öldü.

İsrail ateşle oynuyor. Burada soru şu: İsrail bu kışkırtıcı tavırla neyi hedefliyor. Muhtemel cevaplar şunlar olabilir:

1. Kendi iç kamuoyunu tatmin etmek için yeni koalisyon hükümetinin Yahudi vatandaşlarına verdiği adi bir rüşvet.

2. Irak’ta en hassas döneme girildiği böyle bir zamanda hedef saptırmak, bunun yanında dünya kamuoyunun ve hassaten İslam dünyasının tepkisini ölçmek.

3. Hamisi ABD’den daha fazla yardım ve destek koparmak için, saldırganlığı, hep yaptığı gibi pazarlık gücünü artırıcı bir unsur olarak kullanmak.

4. Filistinlileri birbirlerine düşmüş bir haldeyken en hassas yerlerinden vurmak.

5. Gerçekten şu karambolda Mescid-i Aksa’dan kurtulmayı istemek gibi çılgınca bir planın peşinde olmak.

Sebep her ne olursa olsun, Müslümanlar Mescid-i Aksa’ya uzanacak her ele karşı top yekun haykırmak zorundadırlar. Bu bir şeref ve haysiyet meselesidir. Zira Kudüs Müslümanların mukaddesidir; Kudüs’ümüze tecavüz, kutsalımıza tecavüzdür.

 

Bir millet ki putunu kendi yapar, kendi tapar!

 
Şu insanoğlu garip varlık. Yücelince melekleri geçiyor, alçalınca şeytan bile yanına besmeleyle yaklaşıyor.
Ne diyordu ortak aklımız olan şerefli Kur’an’ımız: “Kendi kendine yettiğini zannetmeye görsün; insanoğlu mutlaka azar.” (96:6-7)
İnsan “keramet” sahibi bir varlık. Yani, yaratılmışlar içindeki potansiyel değeri çok yüksek. Bunun anlamı ne mi? Şu: Kokuşunca, değeri düşük şeyler gibi kokmuyor. Dayanılmaz oluyor. Güç ve yetki alanına göre mahalleyi, şehri, hatta ülkeyi, dahası tüm dünyayı kokutuyor.
Bir salatalığın kokuştuğunu düşünün, bir de etin. Kokuşmuş ve çürümüş salatalık, değil bulunduğu yeri kokutmak, iyice yaklaşmayınca sizi kendisinden haberdar dahi etmez. Ama ya et kokuşursa. Allah muhafaza, burnunuzun direği kırılır. Kırk günlük yoldan alırsınız pis kokuyu. Ben buradayım diye bas bas bağırır.
İkisi arasındaki fark ne? Elbette potansiyel değer farkı. Et protein deposu, salatalıksa muhteviyat açısından tam bir fukara. Yani’si belli: Değerli şeyleri boş bırakmaya gelmez. Eğer yaratılış amacı doğrultusunda kullanılmazsa, kokuşur. Kokuşursa ortalığı berbat eder. Potansiyel değeri ne kadar yüksek olursa, kokuşunca verdiği rahatsızlık ve yaydığı tehlike de o kadar büyük olur.
İşte insan da böyle. Potansiyel değeri çok yüksek. Bu potansiyeli yaratılış amacına uygun kullanırsa “yaratıkların en şereflisi” olur, “en güzel varlık” olur; değilse, yine Kur’an’ın dediği gibi “aşağıların aşağısı” olur, “hayvandan da aşağı” olur.
Yaratılış amacı kulluktur. Allah’a kul olduğunu unutup da kulları kendisine kul etmeye kalkınca, kokuşur. Etrafını da kokutur. Eğer bir ülkenin başına koysanız, koca ülkeyi kokutur. Güce tapar ve gücüne taptırır. Sapar ve saptırır.
Alın size -son versiyonundan- bir örnek.
Saparmurat Niyazof’un yüzüklerini duydunuz mu? Hepsi pırlanta yüzükler bunlar. Tanesi ortalama 200 bin dolardan tam 31 yüzük. Ayrıca tanesi 80-100 bin dolar arasında değeri olan 38 yüzük.
Hemen “atmışlar” diyenin, kendisi atmış olur. Çünkü bu rakamları veren Türkmenistan eski Dışişleri Bakanı ve bilahare Pekin büyükelçisi ve 11 Eylül sonrasında icazetli muhalif Boris Şıhmuradov.
Saparmurat, 99’da kendini meclis kararıyla “ebedi şef” seçtirmiş. Ömür boyu. Kendine ülkede “Beyaz saçlı ferişteh (melek)”, “büyük önder”, “uca (yüce) serdar” dedirtiyor.
O göründüğü zaman akan sular duruyor. Yediden yetmişe herkes hazır ola geçiyor. Televizyondaki silüeti karşısında bile, kıyama duruyor insanlar.
“Milli şef” Saparmurat başkentin ortasına 180 milyon Manat’a mal olan bir heykelini diktiriyor. Bütün ülke seferber oluyor ve her taraf onun heykelleriyle donanıyor. Millet sefalet içindeymiş, kime ne? Ekmeksiz olur, heykelsiz olmaz.
Yo, olay burada bitmiyor. “Saparmurat” derler onun adına. Bu öyle az buz bir sapma değil. Öyle bir sapıyor ki, benzerleri yanında yunmuş yıkanmış kalıyor. Kur’an yerine bir “kutsal kitap” hazırlatıyor. Ülkeye giren herkesin eline daha havaalanında tutuşturuyorlar bu “Saparmurat Kitabı”nı. Bu sapık kitaba Kur’an muamelesi yapılmasını istiyor. Her diktatörün ülkesinde olduğu gibi “milli yağcılık” moda oluyor. Milli yağdanlıklar pıtrak gibi çoğalıyor. Her otele, her kamu kurumuna konuyor. Hatırlayın, bir zamanlar da Afrika’nın en akıllı (!) diktatörü Kaddafi merak salmıştı bu kitap işine. Yeşil Kitab’ı şimdi kaç kişi hatırlar?
İnsan azmaya görsün. İnsan kendini Firavunlaştırmaya görsün. İnsan kendi kendine yettiğini sanmaya görsün. Ve dahi insan Allah’a kul olmak yerine Allah’ın kullarını kendine kul etmeye görsün. Onun yapmayacağı çılgınlık, irtikap etmeyeceği zulüm ve günah yok.